slowokan Süper Üye


Kayıt: Mar 05, 2004 Mesajlar: 2036 Nereden: Toronto-Canada
|
Tarih: 15.05.2008 - 20:37 Mesaj konusu: Toronto detaylı anlatım(170 resim)(Motosikletle alakasız!!!) |
|
|
Uzunca bir topice hazır olun.
PaRiS-R1 üyemizin isteği üzerine ve ayrıca diğer üyelerin de merakla okuyacağını düşündüğüm için 1 senedir oturduğum Kanada şehri olan Toronto'nun fotoğraflarını sizlerle paylaşmak istedim.
Topici okuyup beğenip de teşekkür etmek isteyenler PaRiS-R1'e teşekkür etsinler esas. Onun verdiği gaz olmasa hayatta açmazdım bu topici.
Söylemeden geçemeyeceğim. Topici hazırlamam 20 saate yakın vaktimi aldı. İnşallah beğenmeyen çıkmaz.
Motosikletle alakasız olmasına rağmen topici VIP'e açmadım. Bildiğiniz üzere VIP'e açılan topic anasayfada gözükmüyor. Bu kadar emeğin orada harcanmasını istemedim açıkcası. Topici Geziler,buluşmalar,etkinlikler'e açmam konusunda bana verdiği destekten dolayı da seker_portakali'ına da ayrıca çok teşekkür ederim.
Toplamda 170 tane resim var. Resimlerden çok yorum var. O yüzden okumaktan sıkılanlar resimlere bakıp geçsin. Oku oku bitmez yoksa bu topic, farkındayım.
İnternet hızı yavaş olan kullanıcılar, sayfayı ilk açtıklarında resimlerin tümü birden yüklenmeyebilir. Bu yüzden 7-8 dakika kadar beklemelerini veya sayfayı refresh etmelerini öneririm.
İlk olarak bilmeyenler için Kanada'nın coğrafi konumuyla başlayalım, sonra sakata gelmeyelim. Çünkü büyük bir çoğunluğumuz Kanada'yı Amerika'nın bir eyaleti olarak biliyor. Veya Monaco gibi bağımlı bir ülke diye biliyor. Kanada, Amerika'nın kuzeyinde tamamiyle bağımsız bir ülke. Hatta benim bildiğim dünyanın yüzölçüm olarak 3. büyük ülkesi. 1. Rusya, 2. Çin olması lazım.
Nüfus yoğunluğu da oldukça az. Ülke nüfusu 33 milyon diye biliyorum.
İşte size coğrafi konum. Hayrını görün.
Bizde nasıl bölgeler var 7 tane. Burada da 7 tane bölge var ama bu denyolar bölge demiyo da eyalet diyor. Benim kaldığım şehir Ontario eyaletinde bulunuyor. Nüfus olarak en yoğun eyalet. Başkent Ottawa da Ontario eyaletinde bulunuyor. Ama tüm Kanada'nın en kalabalık ve çok kültürlü şehri, Toronto. Burada dünyanın her tarafından insan görmeniz mümkün. Dünyanın en çok kültürlü şehri burası diye biliyorum. Japon'u, Çinli'si, Koreli'si, Jamaica'lısı, Avrupa'lısı, Hintli'si, Pakistanlı'sı... Ne ararsanız var. Ama Asya'lılar her yerde olduğu gibi burada da çoğunluğu oluşturuyor.
İşte size Ontario eyaletinin coğrafi konumu. Bunun da hayrını görün.
İşte bu da Toronto'nun Ontario'daki konumu. New York'a otobüsle 3 saat uzaktayız. Ama o Allah'ın cezası vize olmadan New York'a gitmek mümkün değil. Hele ki 11 Eylül'den sonra. Burada herkesin ağzında bir Nine Eleven lafı takılmış gidiyor. O Nine Eleven, her şeyi kitlemiş vaziyette tüm Kuzey Amerika'da. Neyse... Toronto'nun konumu aşagıda. Bunun da hayrını görün.
Yukarıdakı resimde de gördüğünüz üzere, her tarafımız gölle çevrili. İsmi Ontario gölü. Göl kenarına beach diyorlar burada. Bayağı deniz kenarı gibi sahil var. Anlayamazsınız göl olduğunu.
Toronto, Istanbul'a göre bir hayli küçük. Beşiktaş ve Kadıköy gibi üç beş semti birleştirseniz o kadar bir şeydir herhalde. 2.5 milyon nüfus var. Trafik problemi diye bir şey yok. Buradakiler trafik tıkandı diyor bazen ama gelip görseniz çıldırırsınız. Bu dallamalar trafik görmemiş hayatlarında. Barbaros Bulvarı'ndaki saat 22:00'deki akıcı trafiğe bunlar trafik kitlendi diyor, hesap edin artık, yollar ne kadar boş.
Eveeettttt.... Şimdi gelelim elimdeki resimlere. Öyle cok ahım vahım resimler yok. Sayı olarak idare ederler ama cok birşey beklemeyin. İdare edeceksiniz artık. Evet... Başlıyoruz.
Aşağıdaki resmi, buranın en yüksek yapısı (hatta şu an dünyada da en yüksek yapı galiba) CN Tower'a giderken çekmiştim. CN Tower'ın caddesi diyebiliriz. İsmi Front Street West. Taksiler sıra sıra dizilmiş. Taksilerin markaları çeşitli. Genelde Ford Crown Victoria, Ford Taurus, Buick Regal ve Chevy Impala.
Bu resim Temmuz 2007'de çekilmişti. Sıcaklık 35 derece civarı olması lazım o sıralar.
Front Street West üzerinde bir park. Simcoe Park. Kanada'lı işçilerin anısına yapılmış.
İşte o parktan başka bir görüntü. Duvarda yazan: Geçmişimizi anarak güvenli bir gelecek inşa ediyoruz.
Parktan bir görüntü daha. Parkın b... çıktı. Millet CN Tower'ı görmeden kaçacak şimdik. Az kaldı, farkındayım.
Front Street West üzerinde ilerliyoruz hala. O da ne. Beyaz birşey var boylu boyunca.
Motorlu taşıt hastası ben, limuzini görünce kaçırmamışım. Arkasında dondurma kamyonu. Yanında da London Double Decker otobüs. Dondurma kamyonunun arkasında CN Tower'ın tabelası görünüyor. Dikkatli gözler kaçırmasın...
Ford Excursion limo. Orjinalinde 200 lt. depo var. Bundaki depo hacmi aynı mı artırılmış mı fikrim yok açıkcası.
Yakınına geldik. Downtown'da bunlardan bir sürü var. Partilerde çok kiralanıyor. Veya Niyagara şelalerinin oradaki Casino'lara çok gidiyor millet bunlarla. Çok büyük bir olay değil. Bizde nasıl düğüne giderken otobüs kiralanır, aynı olay. Bütçeyi sarsan bir mevzu değil burada yani.
Resmin en sağındaki tabelada yukarıdan buz düşme ihtimaline karşı uyarı yapılmış. Tabiiki kış ayları için.
Aaaa... Bir adet slowokan. Şu hayattaki tüm fotoğraflarım ya arkadaşlarımla beraber, ya da bir motorlu taşıtla. Şöyle manzara arkamda bir tane fotoğrafım yoktur. Amaç hep arkamdaki motosikletin veya arabanın fotoğrafını çektirmektir. Bu resimde de yine Cadillac CTS'i görmüştüm, fotoyu çektirmiştim. Yoksa beni yine göremeyecektiniz. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim. Cadillac, BMW'den sonra listemde ikinci sıradadır.
Resmin sağ taraflarında binanın arkasında gördüğünüz yeşillik az önce resimlerini koyduğum Simcoe Park. Kenarından çıkmış yine. Arka plandaki kule de buranın en büyük televizyon kanallarından CBC'nin binası. Altında bedava gezebileceğiniz çok hoş bir müze var.
Tam bu üstteki fotoğraf çekilirken arkamda bir ses. GÜRÜL GÜRÜL GÜRÜL... Offf dedim. Manyak bişey var arkamda. Bir döndümki arkama, aşağıdaki makina. Corvette Stingray. Çok kusursuz değildi ama sesi bir ömre bedeldi.
Ahada CN Tower geldi. Aslında en ilk bunu mu koymam gerekiyordu ne...
CN Tower kompleksinden bir eser. Bu adamların olayı neydi, hiç hatırlamıyorum valllaaa...
Veee... CN Tower kompleksinin içindeyiz. Kuleye çıkmak için sıra beklerken hemen moose'un önünde fotoğraf çektiriyoruz. Moose, buraya özgü bir tür geyik. Türkçe karşılığı olmadığı için orjinal ismiyle yazmak zorunda kaldım. Bunların eti yeniyor. Lezzetliymis. Daha yeme fırsatım olmadı. Bu cadde üzerinde güzel bir restaurant var moose eti satan. Yersem orada yiyeceğim herhalde. Kaç ay önceden gözüme kestirdim orayı.
Bu hayvanlar yolda büyük tehlike. Bizde nasıl Şile yolunda, yolun ortasında inek durur, gelir gömersiniz. Burada da moose tehlikesi var işte. TIR kullanırken gözler 4, benim.
Fotoğraftaki, Brezilya'lı bir arkadaşım.
2 saat sıra bekledikten sonra asansörün içinde tepeye doğru çıkıyoruz. Pazar günü gidersen böyle olur işte. Ana baba günüydü. İpini koparan oradaydı. Siz siz olun, haftaiçi gidin.
Bu asansör, dünyanın en hızlı asansörlerinden biri. Hatta bunlardan 5 tane daha var. 22 km/h hızla çalışıyor. 22 km/h yavaş gibi geliyor aslında ama yukarıya çıkarken nasıl bir şey olduğunu anlıyorsunuz. 346 m. yukarıya çıkmak 58 sn. sürüyor. Aşağıda kalbi olanlar için uyarı yapılıyor ve binmemeleri tavsiye ediliyor. Bu şu demek oluyor: Kalbi olanlar yukarı çıkamaz. Merdivenleri kullanmayı kimsenin düşüneceğini sanmam çünkü...
Ama her sene bir tane hayır kurumu, hayır için öğrencileri yukarıya çıkarttırıyormuş merdivenlerden. Her sene düzenlenen bir spor organizasyonu. Çocukların "Ulan babamızın hayrına mı çıkıyoruz bu merdivenleri." dediğini duyar gibiyim.
Tepeye giderek yaklaşıyoruz. Yeteri kadar yükseldik mi? Daha bunun ikinci aşaması da var. Şimdilik sadece ilk kademeye çıkıyoruz. Dönen restaurantın olduğu bölüme. Restaurantta döner vermiyorlar ama. Tamam... Fazla geyik oldu, kusura bakmayın...
Yüksel babam yükseeellll... O sırada asansörün titreşiminden Brezilyali arkadaşım asansörün arka duvarına yapıştırmıştı kendini. Dışarıya bakan tavandan tabana cam kaplı olan duvara olabildiğince uzak durmaya calışıyordu. CN Tower senin neyine, uçmayı biliyin mi...
Birazdan aya çıkacaz.
Rogers Dome. Bu stadyum için inanılmaz bir para harcanmış. Kanada'lılar bu durumdan şikayetçi. Paralarının çar çur edildiğini düşünüyorlar. Bu stadyumun sahibi Kanada'nın sahibi sayılır. Herifin sahip olmadığı şey yok. Tüm iletişimden televizyon kanallarına kadar herşeyin sahibi. Serveti uçsuz bucaksız diyeyim ben size.
Bu kubbe tahmin ettiğiniz üzere katman katman açılarak istendiğinde açık stadyuma dönüşüyor.
Ve ilk kademedeyiz. Bu kademedeki aktiviteleri söyliyim. Bir adet döner restaurant. Yukarıda da belirttiğim gibi döner satılmıyor. Döner yemek istiyorsanız boşuna çıkmayın, o yüzden belirtiyim dedim.
Ilk kademedeki diğer önemli bir olay Glass Floor. Buna daha sonra fotoğraflı şekilde değineceğim. Biraz sabredin bakalım...
Aşağıda Ontario Gölü'nü görüyoruz.
Toronto Island. 1 senedir şuradayım, hala gidemedim şuraya. Şehrin genel görüntüsü bu adadan süper gözüküyor. Çalışmaya da başladık, hiç gidemem artık.
Binalar ufaldı mı diyorsunuz. Daha ufalacak. Bunlar büyük halleri. Hala ilk kademedeyiz su an.
CN Tower'ın güneydoğusundan bir foto. Güneş gökdelenlerin üzerine nasıl güzel vurmuş. Bu gördüğünüz binalar yeni inşa edilen residenceler. Daireler $1 milyon'dan başlıyor, 5'e kadar yolu var. Ama şehrin de en baba yeri yani.
Yeni yapılmış residencelardan birine zoomladık;
Doğu yakası. Resmin tam ortasında tren garını görüyorsunuz. Burası Union Station. Buranın en tarihi ve en büyük tren garı. Resimde garın sol tarafında kalan gökdelenler oteller ve iş binaları. Sağ tarafında kalanlar da residencelar. Şehrin en kıymetli yerleri buralar. İşte downtown dedikleri yer burası oluyor.
Şu kahverengi binaya hastayım. Günün de çok güzel saatinde çıkmışız yukarıya be kardeşim. Güneş tam batıyor. Benim binaya ne güzel de vurmuş güneş.
Benim bina orada yine. Bi topicte bina sahibi de oldum, gördün mü bak...
Aşık oldum binaya. Bi foto daha...
İşte size yukarıda sözünü ettiğim Glass Floor. Yapının ilk kademesine çıktığınızda zemini cam olan bir bölge var. Aslında duyduğuma göre ilk katın tümü cam kaplıymış ama yönetim her yeri hali kaplama kararı almış, milleti kaçırmamak için. Her yerin cam olduğunu hayal edemiyorum. Millet 5 metrekarelik cam yerin yanına bile yaklaşamıyordu korkudan, bi de bilseler ki bastıkları her karış cam kaplı, oraya yığılırlar herhalde.
Camın üzerindeyim. İşte benim ayaklar;
Bu fotoğrafta aşağısı daha net görünüyor;
Benim ayaklar fazla mı büyük ne
Her zaman olduğu gibi çocuklar ön planda. Anaları babaları 3.5 vaziyette arkada duruyorlardı.
Ben de boylu boyunca yere serilip bir fotoğraf çektirecektim ama titiz biri olduğum için vazcaydım.
İşte bir anda ikinci kademeye, en tepeye çıktık. Ama ne yazık ki ikinci kademeye çıkmak için de ayrıca 2 saat beklemiştik. O sırada hava karardı tabii biz sırada beklerken. O yüzden ilk kademedeki binaların büyüklükleriyle ikinci kademeden çektiklerimi güzelce kıyaslayamıyoruz. Aralarında gözle görülür bir fark var ama.
Fotoğraf çekilen bölge camla kaplı olduğu için gece çektiğimiz her fotoğraf camdan yansıma yaptı. Aslında 20'nin üstünde fotoğraf vardı ama neredeyse hepsini silmek zorunda kaldım. Elimde kalanlar bile berbat kalitede ama hiç yoktan iyidir diye elimde tutma kararı aldım. Bunlarla yetinin diyorum artık.
Ama ilk iki resim fena değil. Güzel bir manzara yakalamışız;
Bu ne yaaa... Sanki uçaktan çekilmiş gibi. ;
New York'un yanında mumla aydınlatılmış gibi kalıyor ama bu bile mükemmel;
Rogers Dome'un gece aydınlatılmış hali;
İkinci kademeye çıktığınızda karşınıza gelen yazı. Türkçe meali: Dünya'nın en yüksek gözlem kulesi. 147 kat yüksekliğinde.
Tekrar dışarıdayız. Saat 22:30 filan olması lazım. Fotoğraf makinasının ayarlarını bilmiyordum. Gece çekilen fotoğrafların hepsi rezalet. Hiç yoktan iyidir diyorum yine. Hayrını görün artık...
Tekrar Front Street West. Geriye yürüyoruz bu sefer;
Istanbul'da olduğu gibi burada da Pazar gecesi yolları dolu bulmanız zor. Ama burası daha da bir boş sanki. Çünkü bu aşağıdaki fotoğraf downtownın tam göbeği yani. En fazla arabanın olması gereken bir cadde. Gördüğünüz gibi bomboş;
Front Street West'ten bir foto daha. O sıralar FIFA Under 20 Cup yapılıyordu. Onun reklamı var sokak lambası direğinde. Futbol hastalarından kaçmaz.
CN Tower'dan biraz uzaklaşıp açıyı yakalayınca bir de gece çekelim dedik şunun fotoğrafını. Asansörlerin üstünde de ışıklar var bir sürü. Gece asansörlerin ne kadar hızlı yukarıya çıkıp aşağıya indiğini görebiliyorsunuz. Biri iniyor, biri çıkıyor. Çok güzel bir görüntü meydana çıkıyor, asansörler çalışırken.
Elin adamı sırık gibi bir bina yapmış, para basıyor. Bütün olay yükseğe çıktım, aşağı indim muhabbeti. Helal olsun herife.
Bu gördüğünüz tarihi bina Royal York Hotel. 1929 senesinde kurulmuş. Buranın en pahalı oteli mi bilmiyorum ama fiyatların uçtuğunu biliyorum. Metro durağının tüneli bu otelin altından geçiyor. Kışın b..unuzun donmasını istemiyorsanız -20 derecede, otelin altındaki yolu kullanmanızı tavsiye ederim. Aynı kapalı alışveriş merkezi gibi. Dükkanları da gezebiliyorsunuz.
Tam çıkışında da Benihana Restaurant var. Bizim Çırağan'da da vardı eskiden, şimdi ne oldu bilmiyorum. Sabancı işletiyordu hani.
İşte biraz daha yaklaştık Royal York Hotel'e. Otelin yanındaki bina, bir iş binası. O binanın 6. ve 7. katlarında benim dil okulum vardı. 5 ay boyunca oraya gittim. Hatta fotoğrafı çektiğim sırada bizim katların ışıkları da yanıyormuş, şimdi farkettim. Gece oldu mu kulelerde temizlik vakti.
Fotoğrafı çektiğim kaldırım, CitiBank iş kulesinin hemen önü. O da epey heybetli binadır.
Bu fotoğraf da yine aynı noktadan çekilmiş. Front Street West üzerinde CN Tower yönüne doğru bakıyoruz. Yukarıdaki fotoğrafa göre ters açı hesaaabı;
Ah şuradaki tünelde benim CBR1000RR'i getirip bağırttırmak vardı.
Royal York Hotel'in güney yakası. Bu fotoğraf çekildikten 1 dak. sonra da sosisli sandviç yemiştik. Yemek muhabbetini hayatta unutmam.
Valla bu fotoğraf arkadaşımdan geldi. Ne binası ben de bilmiyorum. Araştırın, bulun artık.
Ahada bi tanımsız fotoğraf daha. Bu da arkadaştan yine. Benim bu fotoğrafta gördüğüm tek şey E36 kasa Coupe BMW. Gerisi hikaye...
İşte bu bina çok değişik. Buranın en ünlü müzelerinden ROM-Royal Ontario Museum. 2 ay kadar önce bir akşam gitmiştim. O dönem dinozor iskeletleri filan getirmişlerdi. Bu müze o kadar büyük ve o kadar farklı bir konsepte sahip ki... Sürekli değiştiriyorlar içeriğini. Bugün gördüğünüz bir şeyi 6 ay sonra göremeyebiliyorsunuz. Böylece ziyaretçiyi sıcak tutmuş oluyorlar müzede.
Mesela şimdi gitsem dinozorları kaldırmışlardır.
Dinozorların olduğu fotoğrafları daha sonra aşağıda anlatacağım.
Bu arada giriş normalde $20. Ama Cuma'ları akşam 6'dan sonra giderseniz yarı fiyat. Üyelik kartları filan da var, o zaman sınırsız gezebiliyorsunuz, falan da filan... Vakit lazım bu işlere.
Müzenin girişinden başka bir fotoğraf daha;
Royal Ontario Museum'un bulunduğu cadde. Bloor Street West. Arka tarafta müze gözüküyor, camlı bina;
Bir parka ait aşağıdaki iki fotoğraf arkadaşımdan geldi. İsmi kayıp. Google Earth'ten zoomlaya zoomlaya bulmaya calışın...
Bu fotoğrafı, kızların hoşuna gider diye koydum. Benim bu cins köpekle hayatta işim olmaz. Köpek dediğin, en azından Husky olmalı, öyle değil mi.
Şimdi gelelim kaldığım evlerden ilkine. Buraya ilk geldiğimde Yunan Mahallesi'nde kalıyordum. Yunan Mahallesi dediğime bakmayın. Tabii ki birçok Yunan'lı görebiliyorsunuz ama burası Toronto sonuçta. Her yer karmakarışık.
Neyse... Kaldığım bölge birazcık zengin muhitti. Çok zengin olmasa da ortalama üstü diyebiliriz. Evlerin fiyatları $300,000'dan başlayıp 2'ye kadar tırmanıyordu. Buranın en önemli özelliği ve tabii ev fiyatlarının bu derece yüksek olmasının esas sebebi downtowna yakın oluşu. Metroya yürüyerek 2 dak. mesafedesiniz ve metroyla downtowna inmeniz sadece 5 dak. Zaten Toronto'da ev fiyatlarını etkileyen ana kriter downtowna yakınlık, uzaklık. Evin büyüklüğü, manzarası filan kimsenin umrunda değil. Ne döküntü evler gördüm, adam $500,000 istiyor. Sebep: Downtownda. Downtowndaysa iş bitiyor zaten.
İşte benim sokak;
Benim sokaktan başka bir fotoğraf daha. Yol gürültüsü sıfırdı. Bir paralelimizden geniş bir cadde geçiyordu ama yine ses gelmiyordu. Burada kimse kornaya da basmıyor zaten. Trafik gürültüsü sadece downtownda var. Buralar aynı Şile'deki yazlık evler gibi. Sadece kuş cıvıltısı duyuyorsunuz.
Herkes evinin önündeki bahçesinin bakımını yapmak zorunda. Kışın da biriken karları temizlemek zorunda. Eğer kışın birisi sizin evinizin önünde kayıp düşerse ve sizi dava ederse çok büyük cezaları var.
İlgilenenlere... Resimdeki bordo araba Buick.
İşte bizim eve geldik. Bizim ev derken, ben sadece bir odasını kiralamıştım. Mutfaktı, banyoydu ortak kullanılıyordu. Burada çok yaygın olan bir uygulama.
Her evin arkasında bahçesi var yine. Millet genelde mangal yapıyor burada. O bile hikaye ama... Kömür kullanmak yasak diye biliyorum. O yüzden herkes tüp kullanıyor. Gaz aleviyle mangal yani... Herşey yapay yaaa...
Evin bu kadar hoş durduğuna aldanmayın. Buradaki tüm evlerin (isterse $2 milyon olsun) dışı sizi yiyor, içi beni. Buradaki tüm evlerin yapısı ahşap. Dışarısı tuğla bile gözükse, duvarlar yine ahşap. Bana ters... Nerde bizim Istanbul'daki betonarme binalar.
Bu arada bu ev $450,000 civarında. Ben 5 para vermem ama... Duvarları karton...
Hani Amerikan filmlerinde görürüz ya... Herif bi yumruk atar duvara, öteki taraftan çıkar. Veya adamı duvara fırlatır, herif öteki odaya geçer. Ben film icabı sanırdım... Alakası yok. Bu b..tan karton duvarlardan dolayıymış. Duvara yaslanmaya korkuyorum yawww... Bu kadar rezillik olmaz. Hayır işin kötüsü, $1 milyon veya $5 milyon'lık ev de alsanız olay aynı. Buradaki inşaat olayı komple bu. En güzeli kendin yaptıracan işçinin başında durup. Nedir bu yaaa...
İşte bu da salondan bir fotoğraf. İçi fena gözükmüyormuş aslında;
Salondan başka bir fotoğraf. Evin köpeklerinden biri sokak kapısının önünde duruyor. Tipi Jack Russell.
Salonun arka bahçeye bakan tarafı;
İşte size bir adet mutfak
Birçok Türk evladı bu olayı sevmez. Çamaşır makinası mutfakta. Ama bu olay bana ters değil bu sefer. Uyar...
Bir adet banyo titi. Taharrat musluğu yok yine. Sen sormadan söyliyim bu sefer. Ulan ne adamsın...
Benim oda. Odam fazlasıyla küçüktü. Zaten bu evde 2 ay kaldim. Adamlarla takışıp başka eve çıkmıştım.
Yine benim oda. Dediğim gibi duvarlar kartondan. Evin dış duvarları da aynı şekilde. Yan tarafım banyoydu. Herif tuvalete girdiğinde ne olup bitiyorsa duyuyordum. Rezalete bakın yani... Yine b.. muhabbetine dönüyo topic ufaktan...
Fotoğrafı ev sahibi çekmişti zamanında. Hatta aynadan gözüküyor.
Evin köpeği benim yatağın üstünde. Çok tatlı bir şeydi. Az boğuşmamıştım bununla. Ama esas o diğer Jack Russell süperdi. Bir gece birlikte yatmıştım onunla. O harika bişeydi yaaa...
İşte benim Jack Russell arkadan bakıyor. Ne tatlı bişeydi o. Çok severdi beni;
Ev fotoğrafları bu kadar. Aslında bunları koymam gereksiz bence ama düşündüm ki bazılarımız Kanada evlerini merak eder, o yüzden koyayım dedim. Yorum yapacak arkadaşlar, bu ev resimleri gerekli mi olmuş, gereksiz mi, söylerlerse sevinirim. Eleştirinin her türlüsünü severim. O yüzden kaba, nazik veya argo, her türlü eleştirinizi merakla bekliyorum.
Şimdi gelelim dışından fotoğraflarını gösterdiğim Royal Ontario Museum'a. Yukarıda da bahsettiğim gibi gittiğim sırada 2.katta dinozorlar sergileniyordu. Müze 5 katlı devasa bir yer. En üst katta dans okulu ve restaurant var. Ben o gün sadece 1. ve 2. katı gezebildim. İnsanin enerjisi kalmıyor zaten diğer katları gezmeye.
Fotoğraflara başlayalım.
İlk birkaç fotoğraf, mimariye ait;
İlk fotoğrafta aşağıda gördüğünüz koltuk, ziyaretçilerin dinlenmesi için konulmuş. Müzede bunun gibi birçok koltuk var ziyaretçiler icin. Amaç ziyaretçileri sabahtan akşama kadar orada tutmak. Bu Kuzey Amerika'lılarda pazarlama stratejisi iyidir bilirsiniz.
Bu bölümdeki ışıklandırma hoşuma gitmişti;
Alın size bir adet ayıoğluayı;
Simit atmak yasaktır... ;
Ahşap Çin heykelleri;
Bir Çin heykeli;
Mamut iskeleti;
Mamut iskeleti (diğer taraftan);
Çeşitli memeli iskeletleri;
Garip bir hayvan işte ;
Denizden çıkarılmış bir dinozor fosili;
En büyük otobur. O kadar büyüktü ki ne kadar geriye açıldıysam kameraya sığdıramadım.
Kaplumbağaya benzer bir dinozor türü. Kaplumbağa gibi durduğuna bakmayın. Devasa birşeydi bu;
İşte dinozorların babası Tyrannosaurus Rex;
Tyrannosaurus Rex familyasından bir tür;
Bunlar da denizde yaşamış dinozor türleri;
Bu da bi çeşit bişey işte. Hatırlamıyorum şimdik ;
Dinozorlar bitti. Şimdi müzenin geri kalan kısımlarından çeşitli fotoğraflar. Bu müze fotoğraflarının bir coğunuzu baydığını tahmin ediyorum. Ama ne biliyim... İllaki ilgilenen biri çıkar diye bunları da koyayım dedim.
Devam ediyoruz...
Quartz;
Başka bir quartz. Buna dokunulmasına izin veriyorlardı. Bir Türk evladından kaçar mı... Tabii ki dokundum. Boyum uzamadı ama...
Çok güzel bir mağara yapmışlardı yalandan. İçeriye ses sistemi filan da kurmuşlar surround. Acayip loş bir ortam. Tam yarasaların yaşadığı yeri yapmışlar. Sesler filan mükemmel ama. Gerçeğine girmişsiniz gibi. Çocuklar filan tırsıyordu, girmiyordu valllaaa... O derece yani. İçeride kafamı dinledim.
Bu adamlar bu işi biliyor. Şuna bakın, gerçek gibi;
Ahanda size harbi moose. İşte bunlardan atlıyo dağlarda geceleri arabaların önüne. Burada bazı TIR şoförleri araçların önüne çelik bariyer taktırıyor aynı Avustralya'daki gibi. Hayvana çakıp yola devam etmek için. TIR'ın durması tabiiki imkansız. Kaçmanız da imkansız. Mecbur gömeceksiniz. Bari araç sağlam kalsın hesaaabı, bazı sürücüler taktırıyor o bariyerden.
Burada da bir anne çocuklarıyla oynuyor. O platformun altında içi doldurulmuş hayvanlar vardı çeşit çeşit. İçerisi loş yine. Çocuklar için yapılmış;
Diğer eserlerden bazıları;
Bu fotoğrafı da müzedeki insan profilini görmeniz için koyuyorum;
Tekrardan çıkalım dışarılara. Baydı beni bu müze muhabbeti. Yeni gördüğüm bir yerde sokaklar her zaman en önce gelmiştir benim için. Kapalı yere girip gezeceksem, Türkiye'deki müzeleri bitirirdim önce...
Sokaklara dönüyoruz...
Tekrardan Front Street West. Fotoğrafta gördüğünüz sarı-mavi renk otobüse benzer şey turistik amaçlı. Suya girip suda da ilerliyor o araç. Çok değişik bir şey. Trafikte giderken arkadaki devasa pervane olduğu gibi meydanda. Önünüzde tekne gidiyor yani şehrin ortasında.
Yine Front Street West. Ne çok seviyomuşum şu caddeyi de yawww... En çok fotoğraf buradan.
Resimdeki vatandaş benim abi.
Bu resmi dikkatli gözler hatırlayacaktır. CN Tower'dan sonra koyduğum gece fotoğraflarında vardı. Babalar gibi Royal York Hotel arkada.
İşte Toronto, adadan böyle gözüküyor. Gölde, tekneden çekilmiş bir fotoğraf.
Şu residencelara hastayım ben. İşin kötüsü, rüyamda bile göremem ben bunları.
CN Tower'ın boyutlarına bakın.
Bu da eskiden okuduğum dil okulundaki sınıflardan birinin şehir manzarası. Yine bir tane kule dikiyorlar gördüğünüz gibi;
Yine aynı sınıftan başka bir fotoğraf. Şehrin güneyine, Ontario Gölü'ne bakıyor. Benim residencelar yine orada.
Downtown dedikleri bu oluyor işte. Binalar insanın üstüne üstüne geliyor. Kimisi sevmiyor bu ortamı, insanın içini daraltıyor diyor ama benim hoşuma gidiyor.
Buradaki şehirlerarası otobüsler genelde bunlardan. Böyle güzel durduğuna bakmayın. Mühendislik faciası araçlar. Koca otobüste tek kapı var, sadece önde. Yangın durumunda olacakları siz hayal edin. Saçmasapan bir tasarım işte. Bizim O403'leri öpüp başımıza koyalım biz.
Öndeki bordo Voyager, buranın peynir ekmek gibi satan aracı. Bir zamanlar bizim Kuş Serisi gibi. Herkeste eski, yeni bunlardan var. Yeni kasası daha geçenlerde çıktı. $22,000'dan başlıyor 6 silindirli kocaman van. Çocuğu olan direk bundan alıyor tabii.
İşte burası bence tüm Toronto'nun en cıvıl cıvıl yeri. Dundas Street ve Yonge Street kesişimindeki Dundas Square. Burası yazın mükemmel yaaa...
Bu da başka açıdan. Bu meydan, buranın hatta tüm Kanada'nın en büyük alışveriş merkezi olan Eaton Centre'ın karşısında. Birazdan Eaton Centre'ı da göstereceğim. Boyutları inanılmaz.
Burası da aynı meydandan... Yazın küçük çaplı konserler oluyor bu meydanda. Yoldan geçerken takılabilirsiniz. Tüm gününü burada takılarak geçirenler var. Karnı acıktı mı da tanesi $2.5 sosisli sandviçlerden alıyo, aynen devam. Şehrin kalbi burası bence;
İşte aynı meydandan çekilmiş Yonge Street üzerindeki ünlü Hard Rock Cafe. Resmin sağındaki direkte Dundas Square yazısını görebilirsiniz.
Ford Focus'u gördünüz mü? En kıl olduğum arabalardandır. Kalktık Kanada'ya geldik, şu rezil arabadan burada da kurtulamadık.
İşte devasa Eaton Centre geldi. Burası o kadar büyük bir alışveriş merkezi ki 1.5 km. boyundaki bloğun bir başından başlıyor, diğer tarafından çıkıyor. Yani kuzey kapısından girip güney kapısından çıktığınızda bir alttaki ana cadde, Queen Street'e ulaşıyorsunuz. 4 kat olduğunu da hesaba katarsanız, gezmek için 1 günün yetmeyeceğini tahmin edersiniz. İçeride harika bir Apple Store'la SONY mağazası var. Bir de devasa NIKE. Bu üçüne her gittiğimde ugrarım. Fiyatlar bize göre makul olsa da Amerika'ya nazaran almış başını gidiyor. Tam bir soygun.
Eaton Centre'ın cadde boyunca uzanan yan duvarları;
Yere işlenmiş bu eser Eaton Centre'ın ana kapısının önünde yer alıyor. Dünyanın en uzun caddesi olan Yonge Street hakkında bilgi veriyor.
Yanlış görmüyorsunuz. Resmin sağ taraflarına doğru yazan uzunluk 1,896. Kuzey Amerika'da 1000'likleri Avrupa'nın aksine virgülle ayırıyorlar. Yani bu, şu demek oluyor. Caddenin uzunluğu iki bin km.'ye yakın. Ülkenin en kuzeylerine kadar ve daha sonra batıya dogru gidiyor bu cadde. Tabii ki Guinness Rekorlar Kitabı'na girmiş vaziyette.
Yeniden ben. Göl kenarındaki plajdayım bu sefer. Ayakkabılarımın içine kum dolması en kıl olduğum şeylerden biridir. Bir fotoğraf için onu bile göze almıştım yani.
Bu aşağıda gördüğünüz buz pisti değil aslında. Normalde fiskiyeli bir havuz. Ama kışın donduğu için millet kayıyor 24 saat.
Aynı zamanda burası belediye binasının meydanı. Arkada yeni belediye binası var. Resident Evil'in 2. filminde buradan sahne vardı. Filmin sonunu bilenler hatırlayacaktır.
Bu meydanda çok güzel sosisli sandviç satan kamyonlar var. Şehrin en güzel sosisli sandviçi burada, emin olabilirsiniz. Buradakilerin tadı hiçbir yerde yok. Hatta bu resmi çektiğim gece de götürmüştüm bi tane.
Resimde 3 tane çöp kutusu görüyorsunuz. Bunlardan biri normal çöp, diğeri metaller için geri dönüşüm kutusu, diğeri de kağıtlar için geri dönüşüm kutusu. Elinizdeki çöpü doğru yere atmanız lazım. Eğer o sırada kafanız doluysa veya dalgınsa atmadan önce 5 saat çöpün başında dikiliyorsunuz embesil gibi...
Yeni Belediye Binası. Resident Evil’in 2.sinin son sahnesi buradaydı işte. Hani helikopter iniyordu, bir sürü zombi filan. İşte o zombiler bu Kanada’li denyolarmış.
Esas eski belediye binası çok güzel, tarihi bir bina.
İşte eski belediye binası. Çok güzel bir mimari;
Downtown çok fena kısılmış vaziyette. Burası benim dil okulunun olduğu cadde, York Street. Saat akşam 6:00 PM. İş çıkış saati. Downtownda en fazla trafiğin olduğu saatler. Aylardan Şubat. Kar öyle bir bastırmıştı ki kar araçları çıkana kadar 10 dak.'da bu hale döndü işte caddeler. Downtownı böyle görmek ilginç bir deneyim.
Resimdeki araç, burada sürüsüne bereket görebileceğiniz Lincoln TownCar. Bu araçlar havaalanı-downtown arası çalışan limuzin servislere ait araçlar. Gün boyu havaalanından downtowna, downtowndan havaalanına iş adamı taşıyorlar. Bizde nasıl Nişantaşı'na gidersiniz her yer sapsarı taksi doludur, burda da downtownda her yerde karafatma gibi bu araçlardan var. Yani birisi Lincoln TownCar çok seviyor olsa ve almak istese, direk şoför muamelesini yer. Burada şoförden başkası kullanmıyor ne yazıkki bu modeli. Oysa benim çok hoşuma giden bir modeldi ama listemden silinmiş vaziyette.
İşte yine aynı noktadan bu sefer caddenin güney tarafına doğru çekilmiş bir fotoğraf. O sırada sıcaklık -12 derece filandı diye hatırlıyorum.
Resmin arkasında yükselen, ışıkları yanan kule CitiBank'ın iş binası. Royal York Hotel'in fotoğraflarını o kulenin önünden çekmiştim işte. Şu anda da Royal York Hotel'in önünde duruyoruz.
Buradaki otobüslerin içini de görün istedim. Tüm otobüsler, tekerlekli sandalyeye göre üretilmiş. Aynı bizim son gelen Mercedes-Benz Citaro'lar gibi ön kapıdan arka kapıya kadar boylu boyunca düz ayak. Ön taraftan rahatlıkla binen tekerlekli sandalyeli bir kişi, aynı şekilde arka kapıdan çok rahat inebiliyor. Ayrıca otobüsün ön tarafı 10 cm. kadar yere iniyor havalı süspansiyonları sayesinde. Burada çok sayıda tekerlekli sandalyeyle dolaşan insan olduğu için burada olmazsa olmaz bir özellik bu. Tekerlekli sandalye demişken... Hepsi elektrik motorlu küçük arabalar.
Bu fotoğraf da benim okuldan. Bunu koymamın sebebi t-shirtüm. T-shirtüme dikkat etmenizi rica ediyorum. Bu heriflerin gözüne soka soka giydim o t-shirtü. Burada bile neredeyse herkes biliyor Atatürk'ü. Ama hala bizim memlekette tanımak istemeyen mahlukatlar var.
Neyse... Fotoğraf ödül aldığım bir güne ait. Okulun logosunu taşıyan kahve bardağı kazanmıştım. Topicin başında söylemiştim... Yazın FIFA U-20 vardı. Loto oynamıştık okulun kendi düzenlediği. Bir maç hariç baştan aşağı hepsini bilmiştim. Okulda 3. gelmiştim. Futboldan da zerre kadar anlamam. Zaten bu tip şeylerde anlamayacaksın. Borsada kimler batar... Hep çok anlayanlar...
Ulan bu okul buranın en pahalı okullarından. Kayıt için dünya kadar para alıyorlar, verdikleri hediyeye bak.
Buranın cok ünlü bir kapalı çarşısı olan St.Lawrence Market. Çok hoş bir yer. Kendine has bir havası var. 1845'te kurulmuş.
Burada her şey çok taze ve kaliteli. Her türlü yiyeceğin en tazesini burada bulabilirsiniz. Tabii doğal olarak en pahalısını.
Şimdi gelelim şu an oturduğum mahalleye. Toronto'nun doğusunda kalıyor. Downtowna bir hayli uzak. Metroyla bile 1 saat sürüyor. Etrafta gezecek, tozacak bir yer yok. Bolca market var evime cok yakın. Ama kafama esip gezmeye çıkmak istesem, direk 1 saat downtowna gitmek. 1 saatlik bir süre burada dünyanın sonu gibi bir şey. Bana da fazla gözüküyor artık. Burada trafikte yarım saatten fazla vakit harcamak çok fazla kabul ediliyor.
Bu 1 saatlik süre metroyla bi de. Trafik filan yok çünkü burada yolda. 45 km. mesafeden bahsediyoruz. Metro öncesi 20 dak. otobüs ve 2 tane metro hattı sonrası downtowna ulaşıyorum. Bir dünya yol yani gidilen. Mesafenin uzunluğundan dolayı 1 saat sürüyor yani. Istanbul'un trafiği olsa en azından 2 saatlik yol var ortada.
İlk resim benim evin oradan. Kışın çekilmiş bir fotoğraf olduğu için gökyüzü Londra'nınki gibi donuk. İnsanın içini karartıyor. Burada gökyüzü en azından 4 ay bu şekilde. Alışıyorsunuz...
Çok kar yağmıştı. Şubat ayı olması lazım. Karları çekmek amacıyla benim abiye çektirdim bir foto;
Ne kadar kar yağdığını bu resimden anlamanız mümkün. Şu kadar cm. yağdı filan demiyorum artık.
Bu resimden sonraki 4. resim bu resimle aynı yerde çekildi. Karsız ama sisli halini görebilirsiniz.
Bizim mahalledeki ana caddelerden birinin haline bakın. Tam iş çıkış saatinde bastıran kar sonrası. Daha başlayalı yarım saat bile olmamıştı. Kar araçları yine mantarlamış...
Havanın güneşli durduğuna bakmayın. Bu fotoğraf çekildiği sırada sıcaklık -20 dereceydi. Nereden hatırlıyorum? Unutmamak için dosyanın ismini -20 derece diye kaydetmiştim çünkü.
Sivas'lılar veya Erzurum'lular bilir. Ben Sivas'ta askerlik yapmıştım Aralık-Mayıs arası, o yüzden ben de biliyorum. Sıcaklık -15 derecenin altına indiğinde burnunuzun içindeki sümük donuyor. Burada kışın dışarıya çıktığımda burnumdan nefes alırım, içi kaskatı olup buz kesiyorsa, anlıyorum ki hava -15 ve -20 derece arası bir şey.
Bu fotoğrafı çektiğimde termometreden bakmıştım sıcaklığa ama. Sağlam bilgi yani...
Aralık 2007 olması lazım. Sıcaklık -10 derece filan. Oturduğum mahallede çok sayıda zenci var ve %90'ı insan dışı yaratıklar. Kızlar yere tükürüyor filan... Erkeklerin neler yaptığını tahmin edin.
Kanada’ya gelmeden önce derdim ki: Yaw beyazlar bu zencilere neden kıl oluyor… Şimdi herkes kabul etsin ki açık açık söylemese de beyazlar genelde siyahlara biraz kıl. Ben tam tersiydim buraya gelene kadar. Yaw adamlar zorla kendilerinden nefret ettiriyor. Beyazlarda da var bir sürü it kopuk ama gördüğüm her 10 zencinin kafadan 8’inde hep bir taşkınlık, serserilik filan. Otobüste ne zaman bir bağrış çağrış duysam, itişme kakışma görsem hep bu siyahlar. E böyle olunca da ben de artık biraz mesafeliyim bunlara karşı. Genelleme yapmak istemiyorum ama bunların çoğunluğu böyle maalesef.
Aşağıdaki resimde yerlerdeki çöplere dikkat ederseniz, nasıl bir insan profili var hayal edebilirsiniz. Downtownı bu kadar pis görmeniz mümkün değil. Tamamiyle bölgedeki insan profiliyle alakali.
Bu fotoğrafı daha yeni çektim. (Mayıs 2008). Saat sabahın 7:30'u. Acayip sis bastırmıştı. Çok gizemli bir hava var.
4 yukarıdaki karlı resmin çekildiği noktayla aynı nokta. Güneşli resim yok elimde...
Yukarıdaki fotoğrafla aynı sıralarda çekildi. 1 saat sonrasında downtowndaydım, orada hiçbirşey yoktu. Ama o gün boyunca tüm Toronto'da deli gibi yağmur yağdı, durmaksızın.
Fotoğraf Aralık 2007'den. TIR kursuna gidiyordum. Saat sabahın 6'sı. Sıcaklık -18 derece. B... donuyordu otobüse binene kadar durakta.
Bu fotoğrafı da yukarıdakiyle aynı saatlerde çekmiştim. Batı yönüne giden otobüse binmek için otobüsten inmiş, hat değiştiriyordum. Hava birazcık aydınlanmış. Yukarıdaki resimden sadece 20 dak. sonrasında çekilmiş bir fotoğraf. -18 dereceyi hissedebiliyor musunuz oradan.
Ve TIR kursuna geldik. Bu aşağıdaki TIR, okulun en baba TIR'ı. Bunu 5 haftalık programın son günlerine doğru belli bir seviyeye gelen öğrencilere veriyorlardı. Ama bendenize daha 2. haftamda verdiler bunu. Tüm hayatım boyunca sadece 1 haftalık TIR deneyimim olmasına rağmen. Hocalar ne derece güvenmiş bana, hayal edin artık.
Bu TIR 18 vitesliydi. Kanada'da yüzlerce TIR kursu var. Hatta belki 1,000'den bile fazladır. Ama 18 vitesli TIR'ı olan kurs 10 tane bile yoktur. İşte bizim kurs, paraya kıymış, almış bir tane;
Bu fotoğraf da direksiyon sınavının olduğu günden. Yolcu koltuğunda oturan çocuk 3. defa alıyordu sınavı. 5 senelik ağır vasıta deneyimi vardı. O çocuk, o gün yine geçemedi. Ve benim geçtiğimi duyunca suratının ne hale geldiğini tahmin edin artık.
Şimdi biraz da Toronto sokaklarında gördüğüm manyak arabalara göz atalım. Aslında fotoğraflayamadığım ne arabalar var. Mesela Ford GT40. O arabayı gördüğümde gözlerime inanamamıştım.
Burada Mercedes'lerin neredeyse hepsi AMG paket. AMG paketsiz Mercedes görürseniz bana da haber verin. Bunun asıl nedeni komple body kit ve jantların çok ucuza satılıyor olması. Mesela C300 ve C350'de AMG paket tamamen ücretsiz. Keyfinize kalmış. Konforlu bir sürüş isteyen normal versiyonu tercih ediyor. Ama bugüne kadar sadece 1 tane standart versiyon C serisi gördüm. Tabiiki herkes AMG paket alıyor. Salak olmak lazım zaten bedavayken almamak için. Buradaki en ucuz C serisi, C230. AMG paket (jantlar dahil) sadece $800. Şaka gibi. Bizde sadece jantlara en azından 1,500 euro para isterler.
Evet... Bu aşağıdaki 7 serisi, sıradan bir 7 serisi değil. BMW'nin hidrojenle çalışan 7 serisi. H7 diye geçiyor ismi. Araba Royal York Hotel'in önünde duruyor. BMW-Toronto, 2 ayda bir buradaki arabayı değiştiriyor. Buraya ilk geldiğimde spor paket, gece görüş sistemli bir 550i duruyordu o standın üstünde. Ondan sonra 135i coupe koydular. En son da bu vardı. Şimdi ne var ben de bilmiyorum valllaaa...
Resmin sağ tarafında otelin bünyesinde olan Benihana Restaurant'ı (yukarıda bahsetmiştim) dikkatli gözler kaçırmayacaktır.
Bu fotoğraf şehrin doğusuna taşındığım günden. Toyota Yaris kiralamıştım. Tabiiki otomatik vites. Kuzey Amerika'da arabaların %90'ı otomatik vites zaten, coğunuz bilir. Araba bir hayli hızlıydı. İster istemez kaç defa hız ihlali yaptım yine. Allahtan durduran olmadı. Daha sonra Toyota’nın websitesinden baktım ki 106 beygirmiş. Küçücük arabaya güzel gelmiş o motor.
120 km. yol yaptım kiraladığım gün boyunca. Adamlar aracı bana teslim etmeden önce vakitleri yoktu yıkatmaya. Aracı pis verdikleri için benzini bedava verdiler bana. 120 km.’lik benzin dahil bir günlük kiraya 40 CAD para ödedim. Türkiye’de olsa sadece benzin 40 CAD tutardı.
Resmi çekmemin amacı öndeki araç. En sevdiğim Amerikan arabası, bu öndeki. Cadillac DTS. Param olsa alacağım araba budur. Amerika'ya göre $20,000 civarı fark var satış fiyatında. Motorlu taşıtlar burada tam bir soygun Amerika'ya göre.
Soldaki Cooper S'e de dikkatinizi çekerim.
Aralık 2007'de çekilmiş bir fotoğraf;
Burası Greek Town'un ana caddesi. Zengin muhit sayılır. Burada amaç caddeyi çekmek değil tabiiki... Resmin ortasındakini görüyor musunuz? İşte o siyah araç, şu dünyada çok az kişinin sahip olabileceği, motoru el yapımı olan CL63 AMG. Şu dünyada ne zengin insanlar var. Ferrari alınabilecek miktardaki parayı Mercedes'e veren bir adamın garajında daha neler olabileceğini tahmin edersiniz sanırım.
Arkada güzel bir Yunan Restaurant'ı gözüküyor. Burada en sevdiğim yemeklerden biri Yunan yemeği. Buraya gelirseniz Souvlaki yemenizi öneririm. Bu adamların en ünlü yemeği zaten. Siz sormadan garson size bunu önerecektir.
Fotoğraftan bir detay veriyim yine. Greek Town’da sokak isimleri hem Yunanca, hem de İngilizce yazılmış. Fotoğrafın sağ kısmındaki direkte sokak ismine dikkat ederseniz Yunanca. İngilizce olan tabela da oralarda bir yerlerde ama fotoğrafta çıkmamış;
İşte bu da benim en sevdiğim SUV'lerdendir. Bu rengi çok seviyorum. Burada Escalade alanların aldığı jant, aslında hep orjinal 22 inchlik parlak Cadillac jantı. Standart jantıyla alan görmedim daha. Parlak jant dışında gördüğüm tek Escalade da bu aşağıdaki fotoğraftakiydi zaten.
Escalade'ların büyük bir çoğunluğu siyah, geri kalanı beyaz renk. Bu rengi görünce kaçırmadım. Jantları da parlak olanlardan değil. Tamamiyle değişik bir Escalade. Sahibi farklı bir kişilik olmalı.
Ünlü Queen Street West. Burası aynı bizim Nişantaşı. Tüm zengin alışveriş manyakları burada. 4 ay bu cadde üstündeki bir apartmanda yaşadım. Süper bir ortam. Bolca Porsche, Ferrari ve Lambo görüyorsunuz. Bir sürü dövmeli, uzun saçlı tipler var. Değişik bir ortam. Kafadan üşütük insan da bolca var. Bizim Taksim'de nasıl çok değişik tipler vardır, bu cadde de buranın en karışık caddesi. Ama tarzı Nişantaşı tarzı. Burada her genç kızın veya kadının takıntısı, Queen Street West üzerindeki bir mağazadan alışveriş yapmak. Buradan alışveriş yapmak kadınlar arasında bir statü göstergesi.
Fotoğrafın amacı tabiiki beyaz araç. Marka ve modeli söylememe gerek yok. Araba hastaları zaten biliyor. Yalnız karartılmış stop lambalarının ne kadar deli durduğuna dikkatinizi çekerim;
Bu aşağıdaki ML63 AMG de Queen Street West üzerinden. Şu AMG'lerin 4 çıkış ekzozuna bitiyorum yaaa...
Burada sürüsüne bereket CLS63 AMG var aslında ama bir tanesini çekmek nasip olmadı. CLS de en sevdiğim Mercedes modelidir. Nasıl resmini çekemedim bugüne kadar, ben de inanamıyorum.
Son olarak da bu sene gittiğim AutoShow fuarından resimleri paylaşayım.
Fuarın kalitesi çok kötüydü. Bizim AutoShow fuarından tek güzel yanı, gürültü kirliliği yok. Önüne gelen müziği sonuna kadar açıp ziyaretçilerin kafasını ütülemiyor. Sadece ses sistemlerine ayrılmış bir alan vardı, orada herkes ne yapmak istiyorsa yapıyordu.
Bizim AutoShow fuarına 10 üstünden 6 verirsem, burası ancak 4 alırdı. Dediğim gibi çok yetersizdi. Büyüklük yetersiz. Topicin en yukarılarında resmini gösterdiğim Rogers Dome'u ve çevredeki binaları kombine ederek fuar alanı oluşturmuşlar. Binalar arasında da portatif tüneller kurmuşlar sokak üstüne. Hava yağışlı olmasına rağmen binalar arasında ıslanmadan geçiş yapabiliyordunuz. Fakat bir binadan diğer binaya geçmek dakikalarınızı alıyordu. Saçmasapan bir olay. Ama tabii Rogers Dome, şehrin merkezinde olduğu için ulaşım sorunu hiç yoktu.
Buradaki fuarda manken bulmanız çok zor. Mankenlerin hepsi uzun elbise giymiş. Manken kullanan bir tek Ferrari'yi hatırlıyorum zaten. O da bir tane miydi neydi. Diğer markaların standlarında hiç manken yoktu. Amaç tüm ilgiyi arabaların üstünde toplamak. Gayet mantıklı.
Sadece satış temsilcileri dolanıyordu arabaların aralarında. Onlar da yanınıza gelip sizi rahatsız etmiyor. Soru sormak isteyen soruyor.
Evet... Audi'yle başlıyoruz.
Audi, burada tabiiki zengin arabası. Alman arabalarını genelde zenginler tercih ediyor. Bu yeni A4, çok hoşuma gidiyor. BMW, tasarımlarını ne kadar bozduysa Audi de bir o kadar güzelleştirdi. Ama yeni C serisi de çok hoş.
Şu LED park lambalarının güzelliğine bakın;
Yeni TT'nin spor versiyonu S-Line. 4 çıkış ekzoz olayı manyak;
İşte burada satılan en ucuz BMW. 1 serisi convertible veya coupe. 128i modeli, buranın en ucuz BMW'si. Buraya 5 kapılı versiyon hiç gelmedi. Bu yeni 1 serisi coupe çıkana kadar en ucuz BMW, 323i'ydi. Belki de 323i'yle kafa kafayadır fiyatları.
BMW'nin en sevdiğim rengi. Özellikle bu ton mavi;
Şu 650i'nin renginin güzelliğine bakın. İçinin rengi de çok uyumlu;
BMW'nin bu 7 serisi hiç başarılı olamadı. Senelerdir Mercedes'in S serisi satışlarda fark atıyor bu kategoride.
Tampondaki gece görüş sisteminin merceğine dikkat edin;
Büyük seri arabalarda spor direksiyonu çok seviyorum. 3 kollu direksiyon çok yakışmış bu modele. Baldır destekli spor koltuklara dikkat edin. BMW'nin bu uzatmalı koltukları çok hoşuma gidiyor. M3'e de koyuyor, bu koca kasa 7 serisine de. BMW gibi var mı yaaa...
İşte BMW'nin yeni spor jipi. X6. Sınıfında tek. SAC (Sport Activity Coupe) diye geçiyor. Satış stratejisine bakın. Adamlar coupe diye adlandırmışlar, genç kitleyi çekmek için. Bu modelden Alberta'ya gittiğimde gördüm bir tane yolda.
Ben fotoğraf çekerken annesi çocuğunu benim önümden almaya çalışıyor...
X6'nın arkadan görüntüsü. 2 ayrı ekzoz çıkışı tam benlik;
Yukarıda da dediğim gibi burada C serisinin 300 ve 350 versiyonlarını tercih ederseniz komple AMG paket (jantlar dahil) ücretsiz. 230 versiyonunda da sadece 800 CAD ödüyorsunuz.
Bu aşağıda gördüğünüz model, C300 olduğu için bu süper AMG paket tamamen bedava. Jantlar bile buna dahil.
Yandan park lambalı Amerikan tampon hoşuma gidiyor.
Şimdi gelelim Cadillac'lara. BMW'den sonra tercih edeceğim ilk marka.
Cadillac standı en dolu standlardandı. Burada bile zengin arabası. Arabaların içine binebilmek icin çok sıra bekledim. Fuardaki en güzel stand Cadillac'ın sayılırdı.
Özellikle bu DTS versiyonunu çok seviyorum. Bu sedefli beyazına özellikle hastayım;
DTS'nin Northstar V8 motoru;
Cadillac CTS. Cadillac'ın en küçük versiyonu. BMW 3 serisi ve Mercedes C serisine rakip. Bu model çok spor. Daha yeni yenilendi bu araç. İçi özellikle çok hoş. Dış tasarım, bir harika;
Dünyanın en pahalı pickupı. Kuzey Amerika üretimi olmasına rağmen, burada bile bunu alan çok az kişi var. Genelde millet SUV'sini tercih ediyor.
Yine Cadillac'ın en sevdiğim rengi sedefli beyaz.
22" orjinal Cadillac jantlara bakın;
Cadillac STS. Çok süper bir model. DTS kadar çok seviyorum bunu da. Bu da daha geçen aylarda yenilendi.
STS'in arkadan fotoğrafı. Dik stop lambaları süper. LED teknolojisi var tabiiki. Komple bir araba bu işte;
Dünyanın en pahalı arabalarından biri. Rolls Royce Drophead Coupe. Rolls Royce'un model yelpazesindeki en pahalı arabası olması lazım. El yapımı, muazzam bir işçilik.
Türkiye'de olduğu gibi tabiiki standın içine kimseyi almıyorlardı. Standın etrafındaki şu kalabalığa bakın;
Rolls Royce'un kardeş firması Bentley. Model, Continental GTC. İç-dış renk kombinasyonu çok güzel. Kırmızının tonu insanın gözünü alıyor.
Tabiiki Rolls Royce'larla aynı standta sergileniyorlardı.
Benim rüyam olan Ferrari'nin standına geldik. Bu kadar gösterişsiz, bu kadar küçük bir stand olamaz. Fuarın en kuytu ve kıytırık köşesindeydiler. Standın yerini bulana kadar kafayı yiyordunuz. Ama en kalabalık stand da tabiiki Ferrari'nindi. Standın içine bizde olduğu gibi teker teker alıyorlardı ziyaretçileri.
612 Scaglietti'nin çift ton rengine bakın. Bu modelin eski tarz bir tasarımı var. Süper bir model.
Arkada sarı F430 Spider ve kırmızı 599GTB de çıkmış. Hepsi birbirinden güzeller.
Benim en sevdiğim seriden. Markanın en küçük serisi. F430. Ama sıradan bir F430 değil bu. Son çıkan, birçok yeri karbon fiber olan, oldukça hafifletilmiş F430 Scuderia modeli. Tam pist aracı.
Bu fotoğrafı çekebilmek için çok vakit harcadım standın önünde. Kırmızının tonu bile bambaşka;
Ferrari'nin geçmiş senelerde kullandığı Formula 1 araçlarından. %99, Schumacher'in kullandığıdır bu. F2004 veya F2005 olması lazım. Tanıyamadım;
Rakip firma Lamborghini. Model, Gallardo Superleggera. Buz mavisi rengi çok hoş;
Gallardo kadar sevmesem de tabiiki rüya gibi bir araba. Model, Murcielago LP640.
Buranın en çok satan pickup modeli. Ford F-150. Ama bu, sıradan bir F-150 değil. Chip Foose tasarımlı F-150. Fuarda, Chip Foose'un da standı vardı. İlgi tabiiki çok büyüktü. Discovery Channel izleyenler Chip Foose'u tanır. Tasarım dünyasında önemli bir yetenek.
Ford'un değişik bir prototipi. Model, Interceptor;
En manyak Mustang. Shelby'nin 500 beygir gücündeki özel seri Mustang'i. Kaputun kabarıklığına bakın. Ön tampon filan. Acayip bir şey yapmışlar;
Bu araba çok hoştu. Değişik açılardan alıyım dedim. 19"'lik jantlar manyak duruyor.
Ahh şu salak aynaları da değiştirselerdi ya... Bu kadar güzel tasarlanmış bir arabada o aptal plastik aynalar çok kel alaka duruyor.
Arkada yine ayrı ekzozlar. Divüzor çok süper duruyor. Arka lastiklerin ebatlarına dikkatinizi çekerim;
Başka bir Ford tuning firması olan Saleen'in hazırladığı Mustang. Shelby'nin yanında 0 kalır ama harika araçlar bunlar;
VW'nin Passat CC diye çıkardığı bir model. Arabanın profilden çizgisi Mercedes'in CLS'ini andırıyor. Stop lambaları hoşuma gitmedi;
İşte elimdeki tüm Kanada fotoğrafları bunlar. Çoooook uzunca bir anlatım oldu. İnşallah sıkılanlar olmaz.
Olumlu olumsuz her türlü yorumunuzu bekliyorum.
Beğeneceğinizi umarım... _________________ My bikes: 06 Honda CBR1000RR (Silver); 06 Honda SCV100F Beat (Silver); 06 Norco (Green)
 |
|